Televizyon çıktı, haneler yalnızlaştı.
(İsveç’te hanelerin %45’i 1 kişiymiş.)
Akıllı telefon çıktı, hane içindeki bireyler yalnızlaştı.
Eski zamanlarda ev oturmaları vardı.
Akşam yemeğinden sonra birine gidilir, çay demlenir, sohbet edilirdi. Çocuklar bir odada oynar, büyükler başka bir odada dünyayı kurtarırdı.
“Kalkalım artık” dedikten sonra kapıda bir yarım saat daha konuşulurdu. Çünkü anlatacak çok şey olurdu.
Sonra televizyon geldi.
Önce mahallenin televizyonlu evinde toplanır olduk. (Beş yüz kişilik çay bahçesinde, içinde Orhan Gencebay olan film seyrettiğimi hatırlıyorum.)
Ardından herkes kendi televizyonunu aldı, kendi evine çekildi. “Bu akşam bize gelin”in yerini yavaş yavaş “Bu akşam dizimiz var” aldı.
Yine de evin içinde aynı ekrana bakıyorduk. Aynı filme gülüyor, aynı habere kızıyor, kumandayı paylaşamıyorduk.
Sonra akılsız telefonlar çıktı. Küçük, sıkıcı ekranlarında arama yapıyor, mesajlaşıyor, bir de yılan oyunu oynuyorduk.
Yılan kendi kuyruğuna çarpınca telefonu bırakıp hayata dönüyorduk.
Derken ekranlar büyüdü (göbekler ve kalçalar da), telefonlar akıllandı. Hele bir de içlerine sosyal medya girince olanlar oldu.
Kaydırdıkça kaydırdık.
Bir arkadaşın tatil fotoğrafından yemek tarifine, oradan maç yorumuna geçtik. İki kedi videosu, üç komplo teorisi derken Sümerlere kadar kaydırır olduk.
Şimdi aynı koltukta, ayrı dünyalarda oturuyoruz.
“Bir şey anlatacağım.”
“Anlat, dinliyorum.”
Göz ekranda. Parmak çalışıyor.
Dünyanın öbür ucundaki birinin kahvaltısını biliyoruz. Yanımızdakinin gününün nasıl geçtiğini yarım yamalak dinliyoruz.
Kendimi de dışarıda tutmuyorum. “Şuna bir bakıp çıkacağım” diye girip nerelere gittiğimi ben de biliyorum.
Bir hafta sonu birilerine “Çayı koy, geliyoruz” desek mi?
Telefonlar cebimizde kalsa. Sohbet uzasa. Kalkarken kapıda bir yarım saat daha konuşsak…
Olmaz, Sümerler bekler. (Bunu da kaydırırken gördüm.)
DANIŞMANLIK · EĞİTİM · KOÇLUK


